Gel

– Gelmiyor musun canım? dedi.

Elini kapının kenarına dayamıştı. “Gel” der gibi bakıyordu. “Geliyorum” cevabını bekliyordu. Yalnız başına yatağa girmeyi sevmiyordu. “Sarılıp uyuyamayacaksam neden evlendim?” tezinin en güçlü savunucularındandı.

Yorgun gözlerimi okuduğum kağıt tomarından kaldırıp kapıya yöneltti. Sonra tekrar elimdeki kağıtlara… Kenarından parmaklarını yüzdürüp okuması gereken şeyleri kestirmeye çalıştı. Çok vardı. Sayamadı tam.

– Yok canım, sen yat.

Yüzü, küçük bir çocuğun eve eli boş gelen babasına tutunduğu tavır gibi bir hal aldı. Önce kafasını sonra tüm vücudunu istemsizce yatak odasına doğru döndürdü. Yatak odasının ışığıyla birlikte evdeki güzel şeyler de söndü.

Issız odadaki halini bir an çölde susuz kalan bir adama ve tepesinde dikilen güneşe benzetmişti. Bunu düşünürken tepesindeki masa lambasına dikmişti gözlerini. Eskiden de bu kadar parlak mıydı bu ışık? Lamba hafif hafif titremeye başladı. Camdan gecenin karanlığına göz gezdirdi. Kendisi gibi uyumamış birilerini görerek gecenin yalnızlığını paylaşmak istedi. Kimsecikler yoktu. Işıldayan pencereler olası bir hırsızı kandırmak için açık bırakılmış gibi ıssız ve hayatsızdı. Dışarıda esen rüzgar sokakta ayakta kalan bir kaç çam ağacını sarsıyordu. “Bu yeni pencereler” diye geçirdi içinden “dışarıdaki hayattan bi haber ediyor insanı.” Ne yağmur sesi geliyor, ne rüzgar ne de çoluk çocuk cıvıltısı. Her daim de cam açılmıyor ki.

Kafasını cama iyice yaklaştırdı ve rüzgarın ıslığını hissetmeye çalıştı. Faydasız. Kalkıp su içme bahanesiyle mutfağa gitti. Bir bardak suyu alıp balkona çıktı. Mevsim güz, aylardan Kasım’dı. Balkon sezonu çoktan kapanmıştı. Yazın bi heves dikilen, güz gelince ise kaderlerine terk edilen, boynunu bükmüş çiçeklere baktı. Bardakta kalan suyu onlar arasında kardeş payı yaptı.

Belki bi faydası olurdu. Biraz rüzgar ve beraberinde gelen küçük bir ürperme… Derken ne olduysa karşı binadaki 3-4 pencere bir anda karanlığa büründü. Elektrikler gitmişti. İçini bir bahaneye sığınmanın verdiği mutluluk ve huzur kapladı.

– Geldin mi canım?

Sarıldı.

– Evet canım, sabah erken kalkar çalışırım.

Kalkamadı.

Babamın Paylaşılamayan Şiirleri

Hemen söyleyeyim. Bir babanın şiirlerinin, tıpkı geride bıraktığı mal mülk gibi, çocukları tarafından paylaşılamaması değil bahsettiğim.

Benim babamın şiirleri hiç paylaşılamadı. Hiç sosyal medya yüzü görmedi o şiirler. Kimsenin Facebook duvarında ışıldamadı, ya da kimse tarafından “Retweet”lenmedi. Seveni çoktu ama kimse onu fenomen yapmadı, hiç kimse hiç bir şiirini yıldızla gösterilen favorilerine eklemedi. Benim babamın şiirleri hiç paylaşılamadı.

Yaşamadan paylaşılan anların hükmettiği bu çağa, paylaşılmak için yazılmayan ve belki onlarcası hiç kimseyle hiç bir zaman paylaşılamayan, yazılmayan şiirleriyle yetişemedi o adam. Yetişse de bir bloğu olur muydu bilmem. Yetişemedi mi, yoksa o çağ gelince “Buranın havası bozuldu, ben kaçar aga” der gibi mi gitti bilmem.

O bir gerçek yazardı. Çünkü hiç bir zaman okunmak için yazmazdı. “İşte gerçek bir yazarın sahip olması gereken tek şey bu” dedim bugün kendi kendime. Okunmak için değil yazmak için yazmak. Bu sayede “haliyle” okunmak. Sipariş üzere şiir yazmışlığı vardır ama o da istisna. Tarkan’ın Sibel Can için şarkı yazması gibi değil bahsettiğim. “Hacı abi bizim hoca için de bir şiir söylesen” dediklerinde ilham gelirse o anda, gelmezse haftaya bir şiir çakardı. Kim bilir söylenen ama yazılmayan kaç şiir karıştı gitti nefes aldığımız havaya. Ama biz onu herhangi bir oksijen gibi tüketmeye devam ettik. Ciğerlerimizde bir yerlere dokundu belki ama aklımız yetmedi, kalbimiz hissetmedi. O anın hoşluğunda, bir gülümsemenin resmedildiği dudaklarda eridi gitti.

Babam hiç bilgisayar yüzü görmedi. Görmedi dediysek uzaktan gördü elbet ama klavyeye basmışlığı yoktu. MP3 çaları ona tarif ederken “Bak baba, bunun içine nerdeyse 300-400 tane şarkı sığıyor” dediğimde tepkisi, “Vay pezevenkler vay, nası yapıyorlar yav!” oldu. “Baba bak bu bilgisayar. Bilgi saymak dışında her boka yarıyor. Hele sosyal medya dedikleri bir şey var, insanların burada yüzlerce, yılda bir kere bile görmediği arkadaşı var. Herkes bir şeyleri paylaşıp takipçi artırmak için yarışıyor. Kimisi öyle ki paylaşmaktan hayatı kaçırıyor.” desem ne derdi bilmem.

O bizim gibi “Word” dosyalarına yazmadı aklındakileri. Sınırları yoktu. Her yeri defter gibi kullanırdı. Bir telefon rehberinin arkasını, bir gazete kağıdın kenarlarını, bir hesap kitap defterinin fihrist olarak ayrılmış yapraklarını, halı dokurken kullanılan örnek çizimlerin yer aldığı kağıtların kenarlarını (halıcı olduğu zamanlarda), çekirdek konan kese kağıtlarının üstünü (bakkal olduğu zamanlarda), sigara paketlerinin üstünü (sigara içtiği zamanlarda)…

Oysa kağıda yazmak ne güzelmiş. Tarihe bir iz düşme yetenekleri, dört yıl sonra bile bir yerlerden karşına çıkma ihtimalleri… Bir hata yapıp üstünü çizdin mi kağıtta, aynı şeyi daha farklı nasıl söylemeye çalışmışsın görünür. Kağıda yazmak güzeldir bu yüzden. Hataların görünür.

Benim babam hiç okul yüzü görmedi. Görmedi dediysek uzaktan elbet görmüştür, hatta abisi okula bile gitmiştir. Ama o, okuma yazmayı abisinden öğrenen, hiç okula gitmeyen bir şairdi. “Ne zaman şiir okumaya başladın” diye sorulduğunda henüz 10 yaşında bile olmadığını söyleyince şaşırıp kalırsınız, oğlu olsanız bile. Bir gece gördüğü bir rüyada, 500 yılda çıkılan bir dağda, bir yanına İsa’yı bir yanına Mehdi’yi alarak başlamış şiir yazmaya.

Yazma yeteneğinden bana bir zerre bahşeden babamın şiirleri hiç paylaşılamadı. Şimdiye kadar:

YOKSUL HASTA

Yorgunluk, halsizlik var vücudumda,
Gidip bir doktora ettim müracaat,
İnceleme yaptı her durumumda,
“Gayet vitamin al, üç ay istirahat.”

“Yazdığım iğneler gayet değerli,
Her gün iki kere vakti ayarlı,
Ver elliyi çık dışarı, zavallı,
Bak haline, olmuşsun bir iskelet.”

Bir reçete yazdı, koskoca ferman,
Vardım eczacıya, çıraklar kirman,
Yığıldı ilaçlar oldu bir harman,
Aman Allah bu ne büyük mazuret.

Biri hesap etti, biri topladı,
Bir göz attım iki yüzü atladı,
Eyvah bizim cepte atom patladı,
Tamir edek derken, ettik hasarat.

Verdim iki yüzü, birde küsuru,
Yok imiş dünyada derdin kısırı,
Doktor çıramı yaktı, eczacı hasırı,
Kaldı yüz yetmiş beş, aldık bir bilet.

Girdim dış kapıdan, çocuklar koştu,
Hele küçük yavru, yaramı deşti,
Cebim ilaç dolu, ellerim boştu,
Karı iki karış salladı surat.

Yığıldım köşeye, pabuçlarımla,
Yedim damaklarımı, hep dişlerimle,
Tam veda zamanı, gardaşlarımla,
Çağırın hocayı, versin esselat.

Hayal Bile Kurdurmuyorlar İnsana

Hayal bile kurdurmuyorlar insana. Her taraftan hücum ediyorlar. Hayal bile kuramıyor artık insan. Gerçeği illa ki tırtıklıyor ucundan köşesinden. Bi de gerçeği gözüne gözüne sokuyorlar insanın. Hayal kırıklığı yaşamamak için hayal kurmuyor insan. Hayal kurmak için ne gerekiyorsa hepsinden uzağa, kalabalığa ve bilgi kirliliğinin içine içine koşuyor.

O Adam Aslında Ölü

Sinemadayım. Film öncesindeki reklamları izlemeyi çok severim. Eskiden alkol reklamları olurdu ne güzel. Kaliteli, kafa yorulmuş, etkileyici reklamlar yapıyordu köftehorlar. Yasakladılar şimdi, iyi oldu. İzleyip izleyip özeniyor, çıkışta içmeye gidiyordum. Zil zurna, küfede dönüyordum eve. Az önce izlediğim reklamlarda aynı tat yok. Televizyonda da gördüğün reklamı sinemada görmek işin havasını bozuyor sanırım. Bir de fragmanlar oluyor. Fragmanlar… Hayal katilleri… Hani bir komedi filmine aitse, hemen hemen tüm komik sahnelerin 35 saniyeye sıkıştırılmaya çalışıldığı manipülatörler. Az önce izlediğim fragmandan sonra fragman izlememe kararı almış olmanın dayanılmaz prensiplilik hissi içindeyim. Bilirsiniz. Prensip sahibi olmak da bir saygınlık kaynağıdır ve bunun için prensip sahibi olanlar da yok değildir. Yaklaşık 30 saniye içine filmin iki zaman diliminde geçtiğinin mesajını veren ve tüm hikayenin seyrini aktarma talihsizliğine sahip fragman sayesinde hatanın nerede olduğunu anlıyorum.

Sıradaki Parça Zaten Sırada

Radyoda bir şarkı çalmaya başlıyor. Erkin Koray, bir “Sevince” şarkısı patlatıyor. Normal zamanda istediğim her an dinleyebileceğim bu şarkının radyo dalgaları arasından zamansızca çıkışı, tüylerimi diken diken yapıyor. Uzun zamandır hiç bir şarkı bunu becerememişti. Şarkıyı sevdiğime gönderiyorum. “Bu senin için diyorum.”. Frekansı söylüyorum. Winamplı yılları yaşamış biri olarak binlerce şarkının bilgisayar ekranında bir listede hazır bekliyor olmasının pek de matah bir şey olmadığını fark ediyorum. Hatanın nerede olduğunu anlıyorum.

Dünya kadar para verip gittiğin Metallica konserinde sıradaki şarkının ne olduğunu biliyorsun. Hem de bu bir lütuf gibi sunuluyor. Ne saçma? Ne aptalca? Ne “fast food” ca. Metallica by Request adı altında duyurulan bu etkinlik yönteminin bir saçmalıktan ibaret olduğunun kimse neden farkında değil? Ne çalacağını ve hangi sırayla çalacağını insanlara söylemek, hatta insanların bunu belirlemesini sağlamak (!) kadar bir dinleyiciye yapılabilecek kötülük var mı bilmiyorum. Bir konser benzersiz bir deneyim değilse nedir? Gelecekteki bir mutluluğu satın almak için elinde telefon, aynısından yüzlerce olduğunu bile bile, performansı kaydeden kişi şimdiki mutluluğunu harcadığını bilmiyor.

Görülmesi Gereken Yerleri Zaten Gördük

Paris’e neden gideyim? Eyfel Kulesi’ni neden göreyim? Daha önce belki yüzlerce kez ve her açıdan gördüğüm o görsel manzarayı tekrar görmek bana ne verecek. Gidip önünde fotoğraf çektirmek ve “Ben buradaydım” demek için biraz pahalı bir zevk bu. Tırtıklıyoruz deneyimi ucundan kıyısından. Görmemiz gereken yerleri öncenden görmek istiyoruz. En azından kısmen. Peki neden? Hayal kırıklığı yaşamamak için mi? Peki bu yaşadığımız şeyin adı ne? Bir yerde bir yanlışlık var ama ne? Sanırım biliyorum.

Bir arkadaşınla olmadık bir yerde karşılaşmanın verdiği zevki tarif edebilir misin bana? Ya da hiç ummadığın bir anda eski bir dosttan ne zaman haber aldın? Ya da en son ne zaman radyoda çıkan bir şarkıyla tüylerin diken diken oldu? Ya da en son nereye gittin de gördüğün manzara karşısında şaşkınlıktan ağzın açık kaldı?

Mutluluk, bahş edilen değil uğruna çalışılıp kazanılan bir şey olduğu günden beri bir görev haline geldi. Mutlu olma görevini layıkıyla yerine getirmek için elimizde listelerle yaşıyoruz hayatı.

Adı ve yönetmeni dışında hakkında hiç bir şey bilmediğim bir filmi izliyorum. Ne kadar kötü bir film. En son ne zaman bu kadar kötü bir film izledim hatırlamıyorum. Yo yo… hatırlıyorum. “Meksika Katliamı” isimli bir filmdi. Nevalle gitmiştik, üniversitedeydik. Belki 6 sene oldu. Sonra adı ve yönetmeni dışında hiç bir şey bilmediğim bir başka film izliyorum. Ne mükemmel film. En son ne zaman bu kadar iyi bir film izledim hatırlamıyorum. IMDB gibi lanetler hayatımıza girdiğinden beri çok kötü filmler izleyemiyoruz, hayal kırıklıkları yaşayamıyoruz. Öte yandan tırtıkladığımız hayaller ve beklentilerin oluşturduğu ön yargılar hiç bir filme hayran olmamaya neden oluyor. Farkında değiliz. Aynı şey gezip gördüğümüz yerler için de geçerli. Fotoğraflarını görerek ve pek çok deneyimi önden tırtıklayarak aslolanın böğrüne nacak vuruyoruz farkında değiliz.

Formül basit. Bilgiyi al. Olabildiğince az al. Deneyimi vaktine havale et, kısmen de olsa yaşamaya çalışma. Deneyimin heyecanını öldüren tüm kişi ve araçları da gözden uzak tut. O kadar.

Park

Bir taksiye atlamak istedim. Binmek de diyebilirdim ama at üstündeki ecdadımız bu lafı daha afili kılmış bize. Atladığım taksideki şoför abimle, her zaman yaptığım gibi bi sohbete girişmek istedim. Hani çok da normal bi şey gibi ifade edilen, insana “Peki sen kimsin?” dedirten plaza deyimiyle “halkın arasına karışma” durumunu yaşamak istedim. Hani bu insanlar metrobüse ya da otobüse “farklı bi deneyim yaşamak” için biniyor gibilerdir. Geçenlerde böyle bir insanla henüz gelişimini tamamlamamışken karşılaştım. Ergen seviyesinde de diyebilirim. Gerçi bu türlerin yaşı ilerlese de gelişimlerini tam olarak tamamladıkları söylenemez. Genetik olarak belirli bir noktaya kadar gelişebilirler. Bazı uzuvları var olduğu halde işlevsiz olan hayvanlara benzerler. Kanatları olan ama uçamayan tavuk gibi. Körlerle empati kurdurmayı amaçlayan sergiye gelen bu türün bazı üyeleri gerek sergiyi “karanlıkta sobe” formatında arkadaşlarıyla şakalaşarak gezmeleri ve gerekse bize rehberlik eden görme özürlü Hayati abiden yer yer “imdat” derrcesinde yardım istemeleri düşünüldüğünde sergiden empatinin e sini almadan ayrıldılar. Karanlık olduğu için bi selfie dahi çekemeden ayrıldıkları için gözlerinde bir buruklukla mekanı başları önde terk ettiler. Gelelim ergen gence… Alt çenesini kontrol edemeyen bu arkadaşın zaten boş olan konuştuğu kelimeler havada yayık ayran gibi salınarak ilerliyordu. Noktayı koyansa gezi sonundaki yorumu oldu. “Biz şimdi bi group kurouyouruz. Douygusal seirmaye diye bi oluşum voar. Bağdat Caddesi’nde ve Taksim’de insanlara sarılıyoruz.” O an içimdeki mikrofonun sesini sonuna kadar açıp “Bi siktir git” diye bağırdım.

Peki taksici abiden buraya nasıl geldik. İnanın. Hiç bi fikrim yok.

Taksici abime eski Ali Sami Yen’in önünden geçerken şunu söyledim:

– Buraya şunu dikeceklerine park yapsalar nasıl olurdu abi?
– Çok iyi olurdu. Para basardı abi.

Bu yanlış anlamayı açıklamamaya karar verdim. Sonra yol boyunca konuşmadık ve ben de daha çok halkın arasına karışmaya karar verdim. Ama onları bi türlü bıraktığım yerde bulamıyordum. Parkı doğru anlayan insan da yanlış anlayan da olması gerektiği gibi halk değildi.

Geriden Gelmenin Dayanılmaz Hafifliği

Boğazına düğümlenen her neyse ondan kurtulması pek de kolay olmadı. Zira nedeni belirsiz olan sıkıntıların çözümü de belirsiz olduğu için ya tefekkürle sonuçlanıyordu ya da büsbütün isyanla. Ortası yoktu. Ancak nedeni belli olan sıkıntılarda nedeni ortadan kaldırmaya çalışıyor insan. Ona gücü yetmiyorsa, nedenin varlığına hayıflanıp kendini yiyor. Yani sanıldığının aksine sebebi belli olan sıkıntılardan kurtulmak hiç de kolay değil. Eğer sebebi ortadan kaldırmak imkansızsa ve o sebep sen nefes aldığın sürece orada duracaksa. Umut deniyor buna. Umutsuzluk demek daha doğru belki. Umutsuzluk özlemi diye bir şey olsa diye düşündü o sırada. Mesela bir müzik grubu…

Öksürdü bolca, sıkıntıları ağız yoluyla atılabilirmiş gibi. Olmadı. En küçük çocuk olmanın verdiği dayanılmaz adeletsizlik duygusu içine sızdı ve onun için de kızdı. En küçük çocuk hep en şanslı görülür diye düşündü. Kendinden büyük abileri ablaları olabilir en azından. Onların küçülen (ya da sahipleri büyüdüğü için küçük gelen de olabilir) kıyafetlerini giyebilir. Derslerinde yardım alabilir. Atçılık oynamak istediği zaman daha kolay at bulabilir. Evcilik oynamak isterse daha kolay ev olabilir. Yaramazlıklar için bile örnek alabilir. Ama tek bir şeye sahip olamaz. O da ebeveynleriyle büyüklerinin sahip olduğu kadar vakit geçirme fırsatına. Geriden gelenin moral avantajı olduğunu iddia etseler de küçük çocuk hiç büyüklerini geçemez annesi ve babasıyla vakit geçirmeye sıra gelince. Hep bir adım geriden gelir, hep eksik kalır.

Gripken aklına gelmesini garipsemedi annesinin. Ihlamurlar ve nane limonlarla yoğun bakıma alırdı hastalandığı zaman. Şimdiyse eski bir kentin eski bir evinde tek başınaydı ve sallama ıhlamurlara kalmıştı umudu. 2 yıldır katlandığı şehir hayatında en sevmediği dönemler hastalandığı zamanlardı. Kent daha bir huysuz ve çekilmez oluyordu o zamanlar. İyileştirmek için hiç bir şey yapmıyordu. Oysa yaşadığı kasabada güneş her fırsatta evin içine dolar vitaminler getirirdi. Gökyüzü saklamazdı kendini beton yığınları arasına. Kendini hemen gösterirdi. Çiçekler yapmacık parfüm kokuları değil kendi öz kokularını salardı. Ailesini zincirleme bir bisiklet kazasında kaybedeli dördüncü yıldı. Ne çok bisiklet vardı bu şehirde. Parkta gezinirken çarpışan iki bisikletliye arkadan gelen bir diğeri çarpmış, sonrasında ise aralarında çıkan kavgada kimisi levyeyi, kimisi beyzbol sopasını çekmişti. Birinin elinde patlayan silahtan çıkan tek kurşunsa onların canını almaya yetmişti. Henüz 68 ve 65 yaşındalardı. Ölmek için çok genç, vurulmak içinse çok yaşlılardı. Bisikletlerin plakası olmadığı için saldırganlar kaçmış ve Allahlarından bulmuşlardı (Buraya umut gelecek).

“Şimdi” diye düşündü, “Ben ilk çocuk olsam, benim en az 40 gribimi çekmiş, 100’ün üzerinde ıhlamur kaynatmış olurdu annem ama ben son çocuk olduğum için hiç o sayıya erişemeyeceğim”. Bir küçük kova dolusu soyulmayı bekleyen portakal ve bir dizi ilaç sehpanın üzerinde kendilerine görev verilmesini bekliyordu. Ölüme gitmeye hazırlardı. Ya da yaşama… Her yıl gripten ölen dünya genelindeki 300.000 kişiden biri olup olamayacağını düşündü. Buna gülerken aklına aldığı yılbaşı biletleri geldi. O bilete bir ikramiye çıkma ihtimali büyük olasılıkla gripten ölme ihtimalinden çok daha düşüktü ama işte o “Umut” her duygu ve düşüncenin katalizör maddesiydi. Varlığı bir dert yokluğu bir dertti.

Biraz kendini toparlamaya çalışıp ayağa kalktı. Akan burnunu kağıt bir peçeteyle rast gele silerken yine annesi geldi aklına. Peçeteyi katlayarak kullanması gerektiğini söylerdi hep. Böylece her kata sırayla burnunu siler ve bir tomarla dolaşmak zorunda kalmazdı. Annesi herşeyi nasıl da biliyordu. Sonra içeri doğru seslendi.

“Kızııım, ıhlamur nerde kaldı?”

Sahip Olmadığı Hayatları Yaşayanlar

Bir adam koşuyor hızlıca yanımdan. Elinde bir araba anahtarı. Belli ki acelesi var. Arkamı dönüp bakıyorum. Son model bir Audi’ye biniyor A kaç olduğunu merak ettiğiniz üzere. Koltuğa yerleşiyor ama hiç keyfine varacak vakti yok, emniyet kemerini bile takmıyor. Basıyor gaza ve tekrar geçiyor yanımdan hızlıca. On metre ileride durup iniyor arabandan. Kapıyı açıyor ve kapıyı tutuyor. Bir kodaman onun henüz poposuyla ısıtmaya bile fırsat bulamadığı koltuğa yerleşirken eline para tutuşturuyor. Hiç de saklamaya ihtiyaç duymadan yapıyor bunu.

Sonra vale adam başka numaraya bakıp başka bir anahtarı alıyor ve hayatında koltuğunu belki de hiç ısıtmayacağı başka bir lüks arabaya binmek için tekrar koşuyor. Kimin umurundaki markasının ne olduğu. Emniyet kemerini takma uyarısını bile duyamadan ineceği bu arabanın hangi marka olduğu önemli mi? Hiç sahip olamayacağı arabalarda – bu bir filmse – kısacık reklam araları gibi yaşıyor zamanı. Film hiç başlamıyor, hep reklam yayınlanıyor ve seyrediyor vale adam tüm reklamları. BMWlar, Porcheler, Jeepler, Cryslerler (ve nasıl yazıldığını, nereden alındığını bilmediği daha niceleri). Arabayla gelip koşarak gittiği bu soğuk parti çıkışında onlarca arabaya kısa dönem refakat ediyor.

Kadınsa evine şöyle bir bakıyor. “Bu hali güzel oldu” diyor. Kanepeyi biraz daha sağa itip, halıyı da biraz sola çekince tamam oluyor. Sehpanın üzerindeki vazoyu ve anlamını kendisinin de bilmediği bibloları estetik bir şekilde yerleştiriyor. Televizyon ünitesinin üstündeki rafta duran fotoğrafa şöyle bir bakıyor. Mutlu bir aile tablosuna gülümsüyor. Eliyle camını silip tekrar yerine koyuyor ama bu sefer başka bir rafa. Kapı çalıyor ve evin hanımı geliyor. “Hanımım her yeri güzelce temizledim, banyo duvarlarını sildim, camları da sildim” diyor. Hanımı odaları gezip şöyle bir bakıyor “Güzel, eline sağlık” diyor ve hiç de saklamaya ihtiyaç duymadan yevmiyesini veriyor eline. “Teşekkürler” diyor “temiz kadın” ve eşyalarını alıp çıkıyor rolünden.

Kendi evine doğru giderken içinden geçtiği bahçeye sahip bir evde hiç bir zaman oturamayacağını biliyor. Yine de hayal kurmaktan kendini alamıyor. Kendisini orada düşünmeden duramıyor. O

Evin hanımı, değişen yerlerine henüz alışmaya dahi fırsatı olmayan eşyaları “olması gerektiğine inandığı” yere doğru tekrar sürüklüyor. Bir taraftan da söyleniyor “Niye değiştirirsin ki yerini her zaman bunların, off…”.

Sahip olmadığı hayatları yaşar gibi yapan, acınası ve fakir olan kim? Zenginleştikçe neden mutlu olamadığını sorup duruyor insan ve intihar ihtimali artıyor. Eşyalarının kendilerine sahip olmasına izin veren Audi sahibi ve evin hanımına yardım etmek vale adam ve temiz hanım gibilerin borcu. Onları kral, kraliçe gibi hissettirmek için para alıyorlar aslında. Peki kim daha zengin? Sahip olmadığı hayatı yaşayan kim?

Korku Yazısı

Geleceğe dair korkuların kaynağı belirsizlik, geçmişe dair korkuların kaynağı olan pişmanlığı alt ediyordu her zaman. Fakirin hayalleri vardı ve geleceğe dair elde etmek istedikleri, kaybetmekten korktuklarından fazlaydı. Bu nedenle korkmazdı gelecekten. Açsa aç kalmaktan korkmazdı insan, körse kör olmaktan, ölüyse ölmekten korkmazdı. Yaşıyorsa cenazelere gitmek istemeyişinin ve mezarlıklardan geçerken içinde oluşan ürpertinin kaynağı bu korkudan başkası değildi.

Oysa zengini varlığıyla mutlu eden şeyler, onun aynı zamanda kaybetmekten korkutuğu şeylerdi ve korku kaynağıydı. İnsan toksa hep aç kalma korkusuyla yaşardı. Aç insanları görmemek için yolunu değiştirir, kanalı değiştirir, kendini değiştirirdi. Çünkü o gördükleri korkularını hatırlatırdı. Çünkü tok insanın bedeni bile adapte olurdu buna, bir gün aç kalacağı korkusundan her yerine depolardı yağları. Acıkmadan tekrar yerdi bu insanlar, “Ya bulamazsam yiyecek bir şey” diye. Tabaktaki en çok sevdiği yiyeceği ilk yiyenlerdi onlar. Ortaya az az hepsinden alanlardandı. Yemekten sonra mutlaka tatlı yiyenlerdi. Kahvaltıda en çok çeşidi kim veriyorsa oraya gidenlerdi. “Ölümlü dünya yensin içilsin” derlerdi…

Mutluluk doygunluğu da öyleydi… Mutluluğa aç olan insanı çok küçük şeyler bile mutlu ederdi. Mutsuz olmaktan korkmazdı mutsuz insan. Mutlu olmaktan korkardı. Hatta mutlu olduğu anlarda afallar, “Çok güldük başımıza bir iş gelecek” derdi.

Oysa mutluluk varsa, yok olma ihtimali korkuturdu insanı. Yok olmasın diye çırpınır durur, her yerde depolamak isterdi mutluluğu. Fotoğraflar, videolar, yazılar, parmak izleri,  saç telleri, ilk gidilen konserin biletleri… Ne varsa depolardı insan bir gün aç kalırsa diye.

Korkuyordu gelecekten, hiç korkmadığı kadar…
Yer bile çekmezdi onu, sevdiği olmasa.
En büyük korku kaynağı olmuştu bir anda…